Biraz insan, biraz bilim, biraz
tarih...
- 20.05.2005
Eski çağlarda yaşayan toplumların yaşadıkları dünyada
gördüklerine,algıladıklarına karşı duyarlı ve meraklı oluşları
sayesinde, bugün evren hakkkında fazlaca bilgiye sahibiz. Onlara
çok fazla şey borçluyuz.
Gündelik kentli yaşamlarımızda
düşünmeye hiç vakit ayıramadığımız ,bugün birçok bilim dalına konu
olmuş ,ancak modern insan olarak bizlerin tıkanıp kaldığımız,sadece
gizemli olarak niteleyebilmekle yetindiğimiz
oluşumlar,değişimler,belirli bir medeniyet seviyesine
erişmiş,yalnızca fiziksel güdülerini doyurmakla yetinmeyen toplumlar
tarafından incelenmeye değer görülmeseydi,bugün dünya,şu anda içinde
bulunduğu sosyal kısırdöngüler oyunundan daha da beter olurdu
heralde...
Bu eski toplumlar en çok neyi
merak etmişlerdi acaba,ne üzerine kafa yormuşlardı...İlkel
kabilelerin kuşkusuz en çok merak ettikleri,anlamını ve sebebini
bilmedikleri doğa olaylarıydı...Korkularıyla tanrılaştırdıkları
yağmurları,fırtınaları,volkan patlamalarını ve daha bir çoğunu
araştırma cesareti gösteren kişi ya bir kahraman olmalı ya da bir
kurtarıcı.. belki de ölüm döşeğindeki bir yakınını kurtarma
isteğiyle yanıp tutuşan birinin cahil çaresizliğine çare arayan bir
melek...Ölümün bilinmezliğine yapılacak yolculuğu erteleme çabası
içinde olan bir uyanık mı,tıp biliminin temelllerini atan?
Aslında azıcık dağarcığımla
,bilimlerin çıkış noktasını üç başlık altında toplamak
istiyorum.Biri “zaman kavramı” ikincisi “doğa olayları” ve son
olarak da “gündelik gereksinimler”...Doğa olayları için
araştırmalar yapmak ,onları anlamlandırmaya çalışmayı anlamak
da,gündelik hayatı kolaylaştırmak için bazı hesaplamalara ihtiyaç
duyan insanın rakamlarla simgeleştirdiği oyunların sebeplerini
bulmak da kolay ama ya zaman kavramı;aydınlık ve karanlığı tek bi
çatıda toplamaya çalışmış insanoğlu..Bir gün demiş..iki birbirine
zıt oluşumu;karanlık ve aydınlığı,süreklilikleri ve birbirlerine ne
kadar zıt olsalar da ardışık olmaları,birbirlerine bağımlı olmaları
sebebiyle mi bir elmanın iki yarısı misali birleştirmişler?Ölüm
olmasaydı diyorum ;zaman bu kadar anlamlı olur muydu,bu kadar önem
taşırmıydı?
Bu çelişki dolu düşüncelere ara
verip,gerçeklerden ve tarihi kaynaklardan edindiğimiz bilgilere
baktığımızda Mısırlılar'ın zaman kavramı üzerine çokça kafa yormuş
olduklarını görürüz.Gök olaylarını,gök cisimlerini tanrıyla
anlamlandırmaya çalışıp,özdeşleştirmiş olmalarına rağmen,sorgulamaya
açık dinleri sayesinde olsa gerek,gök cisimlerinin hareketlerini
saptamayı ,365 günü hesaplamayı başarmışlar(neden başarmışlar
diyorsam;onu da çözmüş değilim.Belki doğru diye kabul ettiğimiz
zaman birimlerimizi yüzyıllar sonra bir başka dahi bilim adamı
sarsar kim bilir?!),hatta günü de 24 saate bölmüşlerdir.Hindistan da
ise Hintli kardeşlerimizin bilim alanındaki çalışmalarına
baktığımızda, zamanında sıfırı matematik alanına kazandırmış
olmaları şahsım adına oldukça dikkat çekici.İnsanın yokluğu
adlandırmak istemesinin Hintliler de ortaya çıkması ,Hint kültürüne
beni daha da bir yakınlaştırıyor.Bunun yanısıra Hintlilerin doğaya
olan hayranlıkları sayesinde ,doğanın kimyasal esaslara dayandığını
öğrenmeleri ve bu bilgiler ışığında tıp alanında edindikleri
bilgileri ilerlemelerinde önemli bir önayak olmuştur.Sadece gündelik
hayatlarını kolaylaştırmak adına belli başlı bir kaç icat
(araba,tekerlek çanak,çömlek,topuz,kargı vb..) yapmış toplumları es
geçmek istiyorum...
Türk toplumlarındaki bilimsel
gelişmelerden söz edersek Göktürk Devletine ait M.Ö 555-745 tarihli
Orhun Anıtlarına baktığımızda ,Göktürkler'in Oniki Hayvanlı Türk
takvimini kullanmış olduklarını söyleyebiliriz.Bir günü on iki eşit
parçaya ,bir yılı da 4 mevsime bölmüş olan bu takvime göre yılın
ilkbahar ayında başlıyor olması da ayrı bir anlam taşıyor olsa gerek
ki baharla beraber yeniden kendine gelen ,tazelenen doğa olmalı
sebebi diye düşünüyorum.
Yunanlılar ise en cesur toplum
olmalılar ki, doğa üzerine en çok düşünen ve fikir üreten bilim
adamı potansiyeline sahiptir.Burada isimlerini anamayacak kadar
çoklar.Üzerine fikir yürüttükleri konuların nerdeyse bütünü ,bugün
saygın birer bilim dalıdır.
Romalılar'a gelindiğinde ise,
dünyayı hakimiyeti altına alan bu büyük medeniyetin,bilimsel
etkinliklerini sürdürebilmeleri için ,aynı günümüzde de olduğu gibi
globalleşmesi gerektiğinden Yunanca öğrenmeleri gerekmekteydi.Ancak
yine de siyasal bütünlüğünü korumaya önem vermiş bu medeniyet,
bilimle uraşmaktan ziyade,yönetimsel alanlarda kendini
geliştirmiştir.Nufusun çoğalmasıyla artan kafa sayısına denk olarak
,düşünür ve üretir sayısının artmamış olmasını, aynı günümüzde
,yaşamlarımız içinde gündelik sorunlarla boğuşurken,geldiğimiz
yerden,doğadan ne kadar koptuğumuz ve doğaya karşı ne kadar ilgisiz
ve nötr kaldığımıza benzetiyorum.Yanılıyor muyum?
Pınar KAVRAR - 20.05.2005
|